SİNEMA YAZILARI - MEDUSA (HAZİRAN 2001)
Merhaba! Bu ayki sinema performansım ne yazık ki düşüktü efendim. Bunda gerek ekonomik krizin gerekse her fani gibi bizleri de bulan sınavların etkisi vardı. Ancak kuşkusuz bir başka nokta da bir süredir adam gibi filmlere gidemeyişimiz… İçinizden festival filmlerine giden varsa sakın anlatıp da daha fazla imrendirmesin bizleri. İşte bu ayki filmlerimiz…
Benim büyük bir heyecanla gittiğim bir film vardı bu ay: çocukluğumun efsanesi The Exorcist (Şeytan). Rosemary'nin Bebeği'yle birlikte en sevdiğim iki gerilim filminden biridir bu film. (Laf aramızda birisi onu da tekrar gösterime soksa ya!) Ancak beklediğim gibi bir filmle karşılaşamadım. Galiba bizler dehşeti kanıksamışız, dahası gülünç bulur olmuşuz. Hani çok iyi bir film değildi, ama ben yine de salonun kahkahalarına bir anlam veremedim. Sanırım insanlar her sahneden sonra nasıl da korkmadıklarını (!) anlatıyorlardı yanlarındakine. Filmi görmemiş olanlar için öyküyü özetleyelim: Güzeller güzeli Linda Blair'in bedenine nereden geldiği belli olmayan Şeytan musallat olur. Filmin ilk sahneleriyle bu noktayı bağdaştırmak oldukça güç… Filmin ilk bölümünde Şeytan'ın hayatı bu kız ve annesine nasıl da zehir ettiğini görüyoruz. Ardından espirili Şeytanımızla din adamlarımızın savaşı başlıyor. Düzeltildiği söylenen ses efektleri bazı sahnelerde rahatsız edici derecede ön plana çıkartılmış. Film, ardından gelen şeytanlı filmler furyasıyla oldukça önemli. Mutlaka görün, ancak fazla birşey beklemeyin. Bir de not, bu filmin Türk versiyonu da belki bu aralar televizyonda gösterilir, onu da sakın kaçırmayın.
İkinci filmimiz Enemy at the Gates (Kapıdaki Düşman). Holywood, yer ve zaman gözetmeksizin aşkı anlatmaya devam ediyor. Ama öykünün kahramanları Jude Law, Joseph Fiennes, Rachel Weisz, Ed Harris ve Bob Hoskins olunca izlenmeye değer bir film çıkıyor ortaya. Artık gelenek olduğu üzere büyük, kanlı ve natüralist bir savaş sahnesiyle başlıyor filmimiz. Hem Almanlar hem de Ruslar arka planda kendi dillerinde, bize duyurmak istedikleri repliklerindeyse aksanlı bir ingilizce konuşuyorlar. Film, özellikle Stalin'in yaydığı korkuyu ve Stalingrad ahalisinin çektiği çileyi gözler önüne seriyor. İstemeden savaş kahramanı olan Vasiliy Zaytsev, Fiennes'la paylaştığı aşkı ve snaypırların savaşı koskoca Stalingrad savunmasının mikroskobik bir zerresi sadece… Büyük bir Rus klasiği değil de, güzel bir aşk filmi izlemek isterseniz bu filme gidebilirsiniz.
Sırada iki filmimiz var: Spy Kids (Çılgın Çocuklar) ve Thirteen Days (-nedense- Yakın Tehlike). Hani insan yönetmen olarak Robert Rodriguez ve oyuncu olarak da Antonio Banderas'ı görünce bir bakmak istiyor. Ama eleştiri okumamanın zararları da bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü bu film, Rodriguez'in bir sabah kalkıp, çılgınlık olsun diye, akşama kadar çekip bitirdiği gerçek bir ÇOCUK filmi. Animasyon filmleri anlayamayacak kadar küçük cocuklar bu filme götürülebilirler. Oldukça kısa olan bu filmden paramı geri isteme arzusuyla dolu bir halde çıktım doğrusu! Ama Onüç Gün farklı! Bu film özellikle Soğuk Savaş tarihiyle ilgilenenlerin bayılacağı bir film. Kennedy ve ekibi fazlasıyla idealize edilmiş, ancak görüntü ve gerilim açısından sizi kesinlikle tatmin edecek bu film. Hruşçov'un nereden çıkardığı belli olmayan Küba Füze Krizi ve dünyanın nükleer savaşla burun buruna geldiği 13 gün hakkında filmimiz. Bu soluk soluğa iki haftaya Amerikan tarafından bakıyoruz yalnızca ve askerle sivilin nasıl da karşı karşıya geldiğine tanık oluyoruz. Filmin kötü tarafı herkesin sonunu bilmesi…
Bahsedeceğim dördüncü film, özlemle beklediğimiz bir devam filmi: Mumya Dönüyor (The Mummy Returns). Bir devam filmi için iyi kotarıldığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Kadro korunmuş ve zenginleştirilmiş. Ancak yönetmen daha lezzetli makarnanın sırrının daha çok ketçaptan geçtiğini sanarak bizi biraz koşturuyor. Bu, daha çok aksiyon, daha çok efekt ve daha çok mumya demek… Bu filmde Brendan Fraser iyice geriye çekilmiş, sanırım rolünü sekiz yaşındaki oğluna ve yakışıklı bedevi Odid Farrar'a kaptırmış. Bir an için filmin sizi tüm Mısır'da dolaştıracağını sanıyorsunuz. Neyse ki, arada bir bu koşuşturmaya bırakıp dünya kurtarıyorlar da biz de derin bir soluk alıyoruz. Şaka bir yana, bir devam filmi olarak, yani doğal olarak, ilk filmle çelişkileri ve aksayan yönleri var. Filmin komedi tarafı ön planda, efektler doyurucu, müzikler bir harika… Zamanın nasıl geçtiğini anlayamayacaksınız! Mutlaka izleyin. Bir not da bu film için… Filmde Akrep Kralı oynayan güreş şampiyonu The Rock'ın başrolünde oynayacağı ve Akrep Kral'ın savaşının anlatılacağı bir film için imzalar atılmış!
Yeni gösterime giren filmlerden biri de Pearl Harbour Hemen altını çizelim ki, film çoook uzun ve savaştan çok aşkı anlatıyor. Oyunculuk ve teknik konusunda başarılı bulunabilecek bir film. Japonlara da filmi satma kaygısından olacak, II. Dünya Savaşı'nın çekik gözlü "hain"leri bilge ama saldırmak zorunda kalmış bir grup adamcağız olarak betimlenmiş perdede. Öykümüzün ekseni bir aşk üçgenine, kaakteristik bir Türk filmi yanlış anlama beşgenine ve Amerikalıların savaşa girme ikilemlerinin üzerine oturmuş. Sonunda bu üçgenin hangi köşesi feda olunur sorusuna yanıt ararken sevgili izleyiciler, aklınızdan gerçek başrol oyuncusunu sakın çıkarmayın. Kim çok para alırsa güzel kızı da o kapar!!! Savaş sahneleri --ancak ikinci yarıda başlayan - oldukça iyi. Filmi görmenizde fayda var, ama film bir efsane yaratmıyor, bir Er Ryan'ı Kurtarmak da değil… Son iki soru ise şunlar: Acaba 3000 kişinin öldüğü Pearl Harbour tarihi alçaklıksa, 250.000 kişinin ve torunlarının katledildiği Hiroşima nedir? Veee sizce zavallı kızcağız son sahnede uçaktan her iki beklediği de inmeseydi Alec Baldwin'in oynadığı efsanevi pilotu da babalığa sınavla alabilir miydi!!!???
Son filmimiz korku filmi olmaya çalışan bir yapım: Lost Souls (Kayıp Ruhlar) Şahsen ben korkmaya eğilimli bir izleyici olarak gittiğim ve korkmak için kendime her türlü telkinde bulunduğum bu filmde korkamadım ne yazık ki… Winona Ryder her zamanki itici oyunculuğuyla, nedense bana bir an bile Winona olduğunu unutturamadı. Ben Chaplin çok daha akılda kalıcı bir oyunculuk ortaya koyuyordu. Ancak ben inançsız bir adamın deccal olduğunu öğrendiğinde hemen kiliseye koşması yerine, tutumunda diretmesini, hatta bu işi kabullenmesini görmeyi umardım. Film böylece daha ilginç olabilirdi. Filmin sonunun ne olacağı baştan belliydi, bu yüzden korku türünün en önemli kozunu, şaşırtmayı, kullanamadı filmin yapımcıları. Filmin yönetmeni bir görüntü yönetmeniydi ve ustalığı bazı sahnelerde ortaya çıkıyordu. Ama Jennifer Lopezli Hücre (bu filmin de yönetmeni başka bir görüntü ustasıydı) filminin aksine yönetmen sınırları aşmaya çalışmamış ve Şeytan gibi filmlerin etkisinde kalmış. Bu türün meraklıları dışında herkes gidebilir, ne de olsa ancak onlar düşkırıklığına uğrayabilirler.
Bizden bu kadar… Artık The Matrix Reloaded'a kadar iyi film gelmez, iyisi mi siz yazın keyfini çıkarın! Yazlık sinema bulursanız da, iyi seyirler efendim.
Tüm Yazılar:
Nisan 2001...
Şubat 2001...
Ocak 2001...
Aralık 2000...
Kasım 2000...
Ekim 2000...